Bu kadar güçlü bir kalemle erkenden tanışmak bizim için büyük bir şans…

Ruken Asya Çiftci, 15 yaşında …Sema Dekeli Öykü Yarışması’nda aşağıdaki hikayesi ile birincilik ödülü aldı…

‘YERÇEKİMİ’ başlıklı hikayesini izni ile aşağıda paylaşıyoruz…Muhteşem!

 

YERÇEKİMİ- Ruken Asya ÇİFTCİ

Dünyada yerçekimi ivmesi (g ) = 9,8 m/ s2
Bir cisme dünya tarafından etki eden çekim kuvveti
sonucunda oluşan büyüklük ağırlıktır ve
G= m.g bağıntısı ile bulunur.

Kadife perdelerden sızan ince ışık yüzünü aydınlatıyordu. Mutfak masasından aldığı bir tabağı fırlattı, tabak yere düştü, parçalandı. Bu geriye kalan son tabaklardan biriydi. Komşuların hoşuna gitmeyecek bir sinirli haykırış, kirli duvarlara çarpıp yayıldı, sonra yok oldu.

Birkaç dakika sonra karşı komşu kapıdaydı. Üç günde gürültüler katlanılamayacak hale gelmişti.

“Bay F! İyi misiniz ?… Lütfen kapıyı açın… Bay F! Orada mısınız?… Yeter artık! Bu sesler de ne?…”

Bay F’nin gözleri kıpkırmızıydı. Kaç gündür uyumamıştı, daha doğrusu uyuyamamıştı, kim bilir. Yüzündeki keder ve tam anlamıyla delilik sadece uykusuz kalmanın yapamayacağı kadar belirgindi. Başka bir şey daha vardı. Her uykusuz adam yere düşen tabağa sinirlenmez, bir kırık tabak, bir adamın yüzünün kızgınlıktan kıpkırmızı olmasına neden olmaz.

Üç gün önceydi. Üç gün önce zincirli olduğunu fark etmişti. Dünyadan kaçamadığını, hiçbir şeyden kaçamadığını anlamıştı. Bu elbette çok acılı olmuştu.

Birinci gün “kaçamıyorum” demişti, ilk kez fark etmiş olmanın, belki de aklını yitiriyor olmanın haykırışları eşlik etmişti tiz ve mekanik fısıldamalarına.

“Kaçamıyoruz… Kaçamıyorum…”

“Ayaklarım yere basıyor… ayaklarım yere basıyor…” dili sonu gelmez tekrarların içine hapsoldu. Aklı yerinde olmayan birinin sürekli ‘ayaklarının yere bastığını’ söylemesi ne büyük bir ironidir.

İkinci gün, herşeyi fırlatmaya başlamış evindeki tüm eşyaları yerle kavuşturmuştu. Hayır, bu aşağıdaki yerçekimini onurlandırmak değildi. Bu, bir zorba kralın önüne, zorla getirilmiş, itaati istenen bir silahşörün, diz çökmeden hemen önce silahlarını kralın önüne atması, sonra kralın yüzüne tükürmesiydi ancak.

Her şeyi yere atarken kendini de pencereden aşağı atmayı aklından geçirmemiş değildi. Bu kralı gerçekten şaşırtırdı, sadece tükürmek değil, kralın karnına bir bıçak saplamak olurdu aşağı atlamak. ‘Sonunda ölüm olsa da senden korkmuyorum’ demek, her bıçaktan daha keskin olacaktı yerçekimi için.

Ama bir yükseklikten aşağı atlamak her zaman zordur. Aşağıda seni tutacak, asla düşmene izin vermeyecek bir sevdiğin varsa, tabii daha kolaydır. Ancak aşağıda kollarını açmış duran, sevgiyle olmasa da görev aşkıyla seni bekleyen ölüm olunca atlamak çok zor.

Bay F bunu yapamadı, ölümün kollarına atlarsa sonsuza dek toprakta, amansız yerçekiminin koynunda yatacak. Bunu yüreği kaldırmadı.

“Özgürlük fazla şişirilmiş bir yalan” demişti üçüncü gün. Daha yere sabit durup duramayacağını seçemiyorken özgürlükten söz edebilir miydi?

Üçüncü gün yani bugün zıplamaya başlamıştı. Salonunda, banyoda, mutfakta, her yerde hınçla zıpladı. Her zıplamada geri yere düşeceğini biliyordu. Daha doğrusu bilmiyormuş gibi davranmaya başlamıştı. Bilmemek ‘zorunda olmak’ daha kolay, daha hazmedilebilirdi. Her sıçrayış bir isyandı ve yere her geri düşüşü bir yenilgi, bir bastırılma. Sonunda düşeceğini bilerek zıplamak saçma değil mi diye sormayın ama. Biz insanlar, hepimiz, sonunda geri vermemiz gerektiğini bilerek nefes almıyor, hepsinin yaşlanacağını bilerek çocuk yapmıyor, öleceğimizi bilerek yaşamıyor muyuz?

Evde sürekli zıplayan, haykıran, eşya adına ne varsa yere fırlatan bir deli…

Bay F şimdi kapakları açık, eski dolabının bir kenarına dayanmış oturuyor. Param parça eşyalar onun yenik düşen askerleri, o yalnız bir komutan ve altındaki, üzerinde durmak zorunda olduğu bir canavar, ağzını açmış bir ejder.
Gözlerinden yaşlar akıyor. Kurtulamıyoruz diyor gözleri, yüreğini hıçkırıklar basıyor.

Başta deli değildi Bay F. Evinden üç sokak ötedeki bir atölyede çalışan sizin benim gibi bir adamdı. Titrek ve kararsızdı, belki biraz tuhaftı ama üç gün önce kimse ona deli demez, deli demeyi düşünmezdi bile. Ama kim bilir, belki sınırdaydı, belki yerçekimi bardağı taşıran son damlaydı, ya da biz yerçekiminin, delirtmeye yetecek kendini bilmez yüzünü daha görmedik. Unutmamak gerekir ki, bazılarına kabullenmesi kolay gelen şey bazılarını delirtebiliyor.
Bay F yerde duran şeyleri fark ediyor birden; diş fırçası, kırık ayna parçaları, çoraplar, çaydanlık, pantalonları, çatal bıçaklar…

Hepsi yerde. Hepsi yerin üzerinde. Yenilgileri o kadar belli, o kadar açık, o kadar çıplak ki, bu içini burkuyor. Hepsini toplamaya başlıyor, birer birer yatağının üzerine, dolaplara, masaya yığıyor.

Yerde tek bir şey kalmamalı.

Yenilgisini kendi gözlerinden gizliyor. Yerden ne kadar uzak dururlarsa o kadar kurtarabilir onları. Kendi de en sonunda bir sandalyenin üzerine tünedi sonra da ayaklarını aşağı sallandırdı.

Yere değmeyen ayaklarını canavarın ağzında sallandırmak, meydan okumak hoşuna gidiyor. Oysa sandalyesiyle baştan zaten ejderhanın ağzında demeyin. Geri dönmek zorunda olduğumuzu bile bile kapıyı çarpmak gibi bir şey bu.

Kaçınılmaza göz kırpıyor.

Üç gündür dışarı çıkmadı. Üç gündür evde aynı bulanık, artık bozulmuş hava var. Nefes alınacak gibi değil. Yenebilecek her şey önce yerle buluştu sonra yenemeyecek diğer şeylerle üstünkörü bir yerlere istiflendi. Yiyebileceği bir şey yok. Açlıktan kokan nefesi havayı daha da çekilmez yapıyor.

Oysa bu üç gün hiç almadığı kadar derin nefes aldı. Akciğerleri her dolduğunda göğsüne bağlı bir balon gibi onu yukarı çekecek sanki. Bu hissi seviyor, yere düşmeyeceğine dair bir umut nefes almak. Umut dediğimiz dört harf, dolu bir akciğerden başka nedir ki sanki?

En cüretkâr düşlerinde, artık sırtından kanatlar çıkıyor, kanatlanıp uçuyor Bay F. Kâbuslarında ise hareket edemiyor, ağırlığı onu yere bağlamış, ya da yükseklerden düşüyor bazen.

Saçı başı dağınık zavallı Bay F… Kimseyi aramadı. Kimseyi aramaya vakti olmadı. Telefonu yerde üç parça, gözlükleri iki… Telefon önemli değil ama gözlükler… Şimdi herşeyi bulanık görüyor. Kafası zaten bulanık bir adamın, net görememesi ne kadar ızdıraplıdır, kim bilir. Darmadağınık ev buğulu bir kâbus gibi…

Yerçekimi uçak kazalarının, düşen çığların, attan düşen süvarilerin, kanadı kırılıp da betona çakılan kuşların, dinazorların sonunu getiren göktaşlarının sebebi, o bir zindan değil, bir cellât aynı zamanda.

Ancak bu cellât acı acı alay edercesine, Bay F’nin ölümlü bedenine dokunmadı, ruhunu kendi ağırlığıyla ezdi, ağırlaşan ruhuyla yerin yedi kat altında artık Bay F.

Her saat, her dakika gittikçe daha da ağırlaştı Bay F. Omuzlarındaki yük öyle arttı ki yürüyemez oldu, emeklemeye başladı. Derin derin nefes alamadı, bir süre sonra göğsü o kadar ağırlaşmıştı ki, kesik kesik soluklar alabildi sadece. Kalbi pıt pıt kederle korku, nefretle acı arasında attı durdu. Bir süre sonra artık kımıldayamadı. Gücü yetmedi.

En sonunda üçüncü günün akşamı yani bugün, biraz önce tek başına kapıyı çalıp seslenen karşı komşu, birkaç kişiyi toplayıp kapıyı kırmaya geldiğinde, sadece oturabiliyordu Bay F. Çünkü artık gerçekte olmasa da Bay F’nin zihninde, o, dünyanın üzerinde değil, dünya tüm ağırlğıyla onun üzerindeydi. Ağırlığıyla öyle bir ezilmişti ki içinde…

Bir sürü farklı sesin söyledikleri Bay F’nin fayanslarında, oturduğu mutfakta duyuldu.

“ Bay F, kapıyı açın, yoksa kapıyı kıracağız!”

“İyi misiniz Bay F? Ses verin!”

“Kapıyı aç be adam, yeter artık!”

Kapıda bekleyen bir sürü insan vardı. Üç gündür evinden çıkmayan, tüm apartmanda parçalanan eşyalarının ve çığlıklarının sesi duyulan adamı herkes merak etmişti. Bu kalabalığın çoğunluğu da dedikoducular ve içerideki vahşeti görmek isteyen akbabalardı tabii ki.

Bay F seslenişlere cevap vemedi, veremezdi. Ağzını bir kere açarsa çenesini bir daha geri yukarı kaldıramayacaktı. Belki çenesi kopar, yere düşerdi, o da artık kendisi kadar ağırdı çünkü. Sustu bu yüzden. Cevap vermedi.

İçerideki sessizlik, dışarıdaki kalabalık için yeterli geldi.

Kapı kırıldı, içeri insanlar doluştu.

“Burası kadar havasız bir yer görmedim” dedi biri pencereyi açarken.

Bir sürü ayak şaşkın gözlerle Bay F’nin karmakarışık dairesinde dolaştı.

Onu mutfakta yerde bulduklarında, aradıkları Bay F’den geriye çok az şey kalmıştı. Ne ruhu ne bedeni kurtulabilmişti. Yüzü, üç günü tabutta geçirseydi kesinlikle daha güzel gözükürdü. Sırtındaysa düşlerini kurduğu, az biraz umuttan kalma, bir çift kanadın sızısı vardı. Uçmayı isterdi Bay F. Uçmayı hak ediyordu. Sırtındaki bu sızı gerçekleşmeyecek düşlerinin sızısıydı.

Okuyucu, seni tam burada, Bay F’nin mutfak fayanslarının üstünde bırakıyorum. Altında ağırlığınla yerçekimine, zihninde düşüncelerinle gerçekliğe mahkûm, ‘ayakları yere basan’ biri olarak burada kalıyorsun.

Aşağıda yer, yukarıda gökyüzü, seçim senin.

Ruken Asya ÇİFTCİ
2015 / Ankara

Comments are closed.